Osmanlı
Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan miras; fakirlik, yerli sanayi
olmamasından dolayı dışarıya bağımlılık, dış borç ve üretimin olmadığı bir
ekonomi mevcuttu. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan eden Atatürk’ün uyguladığı
iktisat politikası üzerine söylenebilecek bu gün içinde ibret alınması gereken
en çarpıcı nokta Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını sıfır enflasyon ile
gerçekleştirmiş olmasıdır. Hükümet savaş boyunca enflasyona başvurmadan harbin
finansmanını artırılan vergiler ve halktan alınan bağışlar ile karşılanmıştır.
Yani Türkiye’nin bağımsızlık savaşını enflasyonsuz yürütülmüştür.
Atatürk’ün iktisat siyasetinde makroekonomik istikrarın önemli bir yeri
olmuştur. Öyle ki enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece
Atatürk döneminde uygulanabilmiştir. Bu gün dahi yüzde sekiz enflasyon oranı
var. Uyguladığı ithal ikamesi politikası sayesinde ihracatın ithalatı karşılama
oranı DIE verilerine göre ihracatın ithalatı karşılama oranı 1937’de yüzde 121
yüzde 21 ihracat fazla 2000’de yüzde 50 2004’de yüzde 54,7’ye düştü yüzde 45,3
ithalatımız fazla ve hiçbir zaman için Avrupa’nın sömürüsünü kabul etmemiştir.
Atatürk’ün aramızdan ayrılışından itibaren gelen bütün liderlerimiz her gün
Avrupa’ya yeni imtiyazlar veriyorlar ve bunların yeterli olmadığı
düşünüyorlar tamamen onlara bağlanmadığımızı düşünüyorlar
Batıya bağlanmanın somut ifadesi olan ABD ve AB ile yapılan anlaşmalar: IMF
ve Dünya Bankası ile girilen ilişkiler ekonomik dengeyi hızla bozdu. Üretim
azaldı, işsizlik arttı, halkın geçim koşulları ağırlaştı dış denge bozuldu. Dış
dengenin bozulmasının nedeni elbette ulusal üretimin engellenmesi ve yerli
üreticinin giderek yok olmasına dayanıyordu AB katılım ortaklığı belgeleri ve
IMF niyet mektupları Türkiye’yi sürekli olarak üretimsizliğe öneriyor ve bu
öneriler hemen yerine getiriliyordu. Özelleştirmeler milli şirket satışları ve
de tarım politikaları belirgin biçimde üretimsizliği amaçlıyordu.
Bu
anlaşmaların neden olduğu ekonomik yıkım giderilmesi giderek zorlaşan ulusal
sorunlar olarak Türk halkının karşısına dikilmektedir. Ancak yaşanan bunca
olumsuzluğa karşın, yalana ve yanlışa dayanan AB politikaları, toplumsal yaşamın
tümünü kapsayacak biçimde ısrarla sürdürülmektedir. Politikacılar ve büyük
sermaye çevreleri, AB’ye verilen ödünlerin yetersiz olduğunu, daha çok ödün
verilmesi gerektiğini, AB’ye ancak bu yolla üye olunabileceğini
söylemektedirler. İleri sürülen bu sav; söylem düzeyinde bırakılmamakta ve yasal
zemini oluşturulan uygulamalar halinde yaygınlaştırılmaktadır. Oysa Avrupa
Birliği Türkiye’yi hiçbir zaman tam üyeliğe almayacaktır. Çünkü
Gümrük Birliği, Avrupa Birliğine üye olmak için verilen ulusal ödündür. Ekonomik
gücüne ve yönetim sistemine güvenen Avrupa ülkeleri, ortaklıktan elde edecekleri
yaraları düşünerek gümrüklerini diğer ülkelere açmışlardır. Türkiye, ortaklık
haklarını elde etmeden pazarını Avrupa’ya açmıştır nimeti olmayan bir külfete
katlanmış, kendisini de Avrupa için külfetsiz nimet durumuna getirmiştir. Bu
nedenle tam üyeliğe alınmasının gereği ortadan kalkmıştır.
Avrupa büyük boyutlu ekonomik be sosyal sorunlarla karşı karşıyadır. Daralan
dünya pazarları, şiddetlenen uluslararası rekabet, işsizlik üretimsizlik ve
sosyal güvenlik sorunları giderek büyüyen dalgalar halinde Avrupa’yı
sarmaktadır. Kendisini ABD ve Japonya’ya karşı korumaya çalışmaktadır. Amacı
siyasi birliktir. Avrupa Birleşik Devletleri olarak ifade edilen oluşumda
Türkiye’nin yeri yoktur. Olması da mümkün değildir
Sonuç olarak siyasi liderlerimiz her dönemde Avrupa’nın isteklerine körü körüne
bağlanıyorlar ve bu bağlanmaya Avrupalılar bile hayret içinde kalıyorlar.
Avrupalı yetkililer Türkiye’yi çok ucuza kapattık diyorlar. Biz hala ödün
vermeye devam ediyoruz siyasi liderlerimiz bizi bu dalgalı deniz üzerinde
başörtüsüyle yüzdürmeye çalışıyorlar. Ve kendileri masumiyet gemisinde yer
ayırıyorlar.
Şaban
KAPLAN
İletişim: yigitkurt38_@hotmail.com